Yazar Arşivi

Uyanan genetik kod, cüzdan ve uçkur…

27/07/2014

Lokman ERDOĞAN

Zihnimin vadilerinde kıpraşan bir Oğuz Atay cümlesini gayri ihtiyari dudaklarımın arasında dolaştırıyorum: “Ben buradayım ey sevgili okur, peki sen neredesin!”

Ahmed Sirhindi’ye, bilinen adıyla İmâm-ı Rabbânî’ye Ekber Şah ve Cihangir Şah ruhu ile yapılan zulümlerin bir benzerini “patlamamış bombaları bulan, tasarlanmış cinayetleri önleyen, Erdoğan’ı suikasttan kurtaran vatan evlatlarına” yapan ve nedamet dilemeleri istenilen bu günlerde diyoruz ki:  “Biz beslendiğimiz medeniyet ırmağının başındayız.”

Siz neredesiniz?

İktidar bize yurt yapıyor, bandrol işi artık bizde, oğlum Yeşilay’ın başına getirildi, bize üniversite arazisi verecek hülyaları ile Zındıka Komitesi’nin Allah diyen insanları yok etme planını susarak tasdik edenler sahi siz neredesiniz?

 Nasıl böyle kör, sağır ve dilsiz oldunuz?

İktidarının nimetlerinden kasalarını dolduran, oğulları üzerinden İsrail’le iş tutan ama kürsülerde şov yapan, eşinin ayık gezmediğini ustalıkla insanlardan gizleyen takiyye cambazları ve fetva ile altın arayanların, ganimet toplayanların karşısındaki bu halinizin tarihe nasıl bir utanç olarak yazıldığını hiç mi farkında değilsiniz?

Görüyorum ki farkında değilsiniz?

Tehlikenin farkında olsaydınız, ruhunuzu Mephisto’ya satmasaydınız terör örgütünün devlet kurduğu şu günlerde, insanların sahur vakti Hz. Hüseyin’e bir damla suyun çok görüldüğü bir anlayışla evinden aldığı bu günlerde sessiz kalamazdınız.

Bazı proje adamların -Ahmet T. ve Hüseyin G.’nin- müsteşarlığın artık bizim elemanlarımız olduğunuzun açıklanmasının zamanı geldi uyarısının etkisi ile belirledikleri rota yıllardır kalplerinden gizledikleri rotadır sıradan bir iddia cümlesi değildir. İster proje adam, isterseniz proje cemaat olun ama biliniz ki bugünün ve bugünlerin birde yarınları vardır. Ve mazlumların, sahur vakti bir damla su verilmeden gözaltına alınanların eli bugünün firavun ruhlu adamlarının ve Tahmaz’ın Torunlarının yakasına yapışacaktır. Bundan hiç kimsenin zerre kadar şüphesi olmasın. Bundan zerre kadar şüpheniz olmasın.

Biliyorum ve evet diyorum bu günler zor günlerdir.

Bu günler, yalanın otuz milyon kişiye, doğrunun 300 kişiye anlatıldığı günler olarak geçiyor tarihe bundan hiç şüpheniz olmasın. Biliyoruz ki haram lokma ile beslenen bedenlerin, satılık ruhların, görev vermek için alkol kullanan adam arayan muhafazakar siyasetçilerin kuralsız düşmanlıklarının cevabını Rabbimiz verecektir.

Ne acıdır ki devletin bütün sinir uçlarının derin Pers yapılanması tarafından ele geçirilmesine ortam hazırlayan dar oligarşik kadronun hainlikleri karşısında iktidarın samimi üyeleri makamların ve kendilerine sağlanan imkânların hatırına susmakta ve ülkenin bütün kurumları ile elimizden kayıp gitmesine seyirci kalmaktadırlar.

Aliya İzzetbegoviç’in cümlesi ile bir gün bu günleri andığımızda “Her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey, Düşmanların sözleri değil! Dostların sessizliği olacaktır.!” Sadece iktidarın samimi mensupları değil toplumda belli bir karşılığı olan bazı dini cemaatlerin sessizliği bana bir kere daha  “İbn Ziyad’ın, elindeki sopayı, Hz. Hüseyin’in mescidin ortasına getirilen kesik başına mübarek dudaklarına ve gözlerine sürerek alay etmesini cami cemaatinin de kafalarına kuş konmuş gibi sessizce tepki vermeden oturmaları hadisesini anımsattı.”

İktidarın tıpkı soyadı gibi ruhu da karışık olan -ruhu ile Pers vadilerine genetik kodları Erivan’a bağlı-Ala’sı peygamberimize tam anlamıyla gurur ve kibir sıfatlarını yakıştırıyor ve ne acıdır ki şahsi işlerinde dünyayı ayağa kaldıran Erdoğan için platform kuran muhafazakar çevrelerden en küçük bir ses gelmiyor. Erdoğan’ı savunmak için platform kuranlar âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz.Muhammet (S.A.V yapılan bu hakaret karşısında kapkara bir sukuta gömülüyorlar. Çünkü ruhlarının ve bedenlerinin ücretleri verildi satın alındılar. Çünkü onların kahramanlıkları Rabia işareti yapmak, kahrolsun İsrail ve Esad demektir. Ama Esad’ı başbakanın yanında kutlayan İran’ın ihaneti karşısında üç maymunu oynamaktır.

Bu topraklarda Müslüman imajını yerle bir eden bu kara ruhlu karanlık kadronun konu iman davası, konu Hz. Muhammet (S.a.V) sevdası olunca sessiz kalmaları tam anlamıyla bir utançtır. Ve bu utanç gelecek nesillerin yüzlerini kızartacaktır.

Bilinmelidir ki hak davasını yeryüzünde ya da bir ülkede bir kişi dahi kalsa savunmalı ve asla boyun eğilmemelidir. Çünkü boyun eğmeyen kişi sadece kendi izzetini değil bütün bir insanlığın izzetini kurtarır. Nitekim Tanpınar bir yazısında “vatanı üç beş adamın vefasının kurtaracağından bahsederken” acaba bu günler aklının kıyısından geçmiş midir?

İşte bu günlerde öyle günlerdir. İhtiyaç duyulan üç beş adamın vefasıdır.

Yıllardır ince ince çalışan derin kadronun genetik kodlarından, uçkurundan ve cüzdanından yakaladığı seçilmişler üzerinden yürüttüğü bu operasyonunun hedefi Ehl-i sünneti bitirme operasyonudur. Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta yapılan tam anlamıyla budur. Bu noktada durarak duru bir zihinle olaylara baktığımız zaman hakikatin perdesinin aralandığını ve aslında Türkiye’nin ustaca İranlaştığını ve yönetici kadronun İsrail ile perde gerisinde dost olduğunu görürüz. İran’ı parlatan İsrail düşmanlığı, İsrail’in elini güçlendiren ise İran’ın hamaset dolu tehditleridir.

Bu planın bir parçası da sinsice müsteşarlık üzerinden yürütülmektedir. İsrail, Zakkum Bahçesindeki Fidan’a saldırmakta iç kamuoyu İsrail saldırıyorsa bu yönetici iyidir masalı ile avutulmak da kanun üstüne kanun çıkarılmakta ve istihbarat kadrosuna zırh üstüne zırh giydirilmektedir. Ülkemiz tarihinde ilk defa Müsteşarlığın tepesine oturan ismin başka bir ülkenin istihbaratçısı olduğunun belgeleri raporlara yansımakta fakat bu konuda kamuoyunun esaslı bir şekilde bilgilendirilmesinin önü hain hamlelerle kapatılmaktadır.

Bir ton kömür, belediye yardımları ile mutlu olan bir vatandaşın bu konunun tam anlamıyla takipçisi olması mümkün değildir. Bu ülkenin güvenlikle ilgili kurumunun en tepe noktasında bulunan şahıs ile ilgili iddiaların üzerine TBMM bulunan partiler, vicdan sahibi vekiller, kalemini ve vicdanını satmayan aydınlar, uçkurundan ve cüzdanından daha da öz bir cümle ile genetik kodlarından teslim alınamayanlar ve diğer güvenlik kuruluşlarının tepesinde bulunan kadrolar samimiyetle gitmelidirler.

Sadece bir vatandaş olarak MİT’in yönetici kadrosunun bu karanlık şüpheden kurtulmasını istiyorum. Bu günlerde Anayasa Mahkemesinde görüşülen MİT Kanununun ayrıntısı aslında tam anlamıyla bir planın en ince parçasıdır. Bu kanunun hayata geçmesi ile birlikte ülkemizin nasıl bir Muhaberat devleti olacağını düşünmek bile istemiyorum. Dış tehditlere yönelmesi gereken bir istihbarat örgütünün iç tehditlere yönelmesi ve kendi vatandaşının eğitim, sağlık, ekonomi, adliye bilgilerini iştahla istemesi iyi niyetli bir çalışma değildir. Anayasa Mahkemesinin hukukun üstünlüğüne inanan üyeleri bu kanunun ile ülkenin ve daha da öz bir cümle ile kendilerinin de istihbarat kurumunun kontrolü altına gireceğini iyi hesaba katmalıdırlar.

Nitekim müsteşarlıkta meydana gelen yönetim değişimiyle birlikte Mısır’ın üzerinde oynanan oyun, Suriye’nin içerisinde yakılan ateş ve ülkemizdeki derin terör örgütlerinin birden sessizliğe bürünmesi büyük bir planın parçasıdır. Çünkü bu ülkede asıl yok edilmesi gereken yapıların Sünni cemaatler olduğuna karar veren iktidar  ve “Zındıka Komitesi” işbirliği yapmıştır. Bu işbirliğini derin çalışmaları için kullanan ve iktidarın sinir uçlarında oturan kadronun hocası Takiyye ustası Armutlu’lu biliyor ki bu ülkede Sünni damar yok edilmese Pers’in büyük planı suya düşeceği gibi istenilen sonuçlarda alınamayacaktır. Nitekim yapılan sistematik çalışmalar – Bu çalışmalardan bir tanesinde bu günlerde HSYK seçimleri için ülke genelinde anket adı altında yapılacaktır- sonucu görüldü ki Türkiye’de kadın ve para zaafı siyaset ve bürokrasinin kodlarına işlemiştir. Yöneticilerin bu zaaf damarı yıllarca takiyye ustaları tarafından ince ince işlenerek devlet içerisinde birçok önemli noktalar ele geçirildi. Fakat devletin sinir uçlarına yavaş yavaş çöreklenen bu kadro gördü ki kamu içerinde satın alınamayan ve hazlarla elde edilemeyen devletine bağlı bir nüve vardı. Nitekim bu kadronun dağıtılması lazımdı. Son sekiz yıldır uluslar arası bir derin damar ve onların iktidar içindeki adamları tarafından yürütülen sinsi çalışmaların ete kemiğe büründüğü nokta Dershanelerin kapatılması hamlesi ve 17 Aralık Yolsuzluk operasyonu olmuştur. Yıllardır biliyoruz ki kuzunun yenilmesine yani özelde Hocaefendi’yi sevenlere genelde ise diğer Sünni cemaatlerin yok edilmesi kararı bu tarihlerden çok önce verilmiştir. Şimdi duralım ve İsmailağa Cemaati Lideri Mahmut Ustaosmanoğlu Hoca’nın Çeçenistan’a yapacağı ziyaretin derin ve kirli eller tarafından nasıl engellendiğini bir kere daha hatırlayalım. Eğer Mahmut Hoca bu ziyareti yapsaydı Çeçenistan’dan beslenen ve kafa kesen bazı İŞID benzeri terör örgütlerinin insan kaynakları zaman içerisinde kesilecekti. İşte bu sebeple Yeni Şafak,Akİt ve müsteşarlık kontrolündeki havuz medyasının bu ziyareti engelleme gayreti ve İsmailağa Cemaati Liderinin geri adım atması basit bir olay gibi değerlendirilemez. Değerlendirilmemeli ve bilinmeli bu dünya bir imtihan dünyasıdır. Hz. İbrahim’e gagasında su taşıyan güvercinin vefasından hepimizin ibret alması ve Allah diyenlere yapılan zalimliklere hayır demesi şarttır.

Ne diyordu İdris Naim Şahin son açıklamasında: “Başbakan 2011’de ramazan ayı haram ayı, PKK’ya, terör örgütlerine operasyon yapmayın dedi, şimdi sahur vakti polise operasyon yaptı. KCKya, PKK’ya, DHKP-C’ye ramazanda operasyon yapmayın diyen adam ne oldu da kadir gecesi olması muhtemel gecede polise operasyon yaptı.”

Ey okur, bu sorunun cevabı yazımızın başlığında…


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 506 takipçiye katılın