Yazar Arşivi

Külahtan Kura Çektiler ve…

11/05/2014

 

Lokman ERDOĞAN

 “Korkma düşmandan ki âteş olsa yandırmaz seni

Müstakîm ol Hazret-i Allâh utandırmaz seni”

Yazıya başlarken aslında Şeyh-i San’an’ın hikâyesini anlatmak düşüncesindeydim. Fakat epigraf yaptığım beyit bana dünya hayatını “kasa ve masa” üzerine kuranların “külahta kura çekerek” Hakkın hatırını yüce tutmak için yollara düşenlere kurdukları tuzaklara değinerek tarihe not düşmem gerektiğini ilham etti.

Horbalarla, Melküm’ün Torunları ve Tahmaz’ın Uşakları ile iş tutarak evine para odası yaptıranların -şimdilik- sesinin gür çıktığı bu günler kader planından süzüle süzüle gelen bol ibretli günlerdir.

Bu günler, tarihin akışını değiştirdiğinin farkında olmadan insanlığa insanlığı anlatmak gayesi ile yollara düşen gönül erlerine karşı kullanılan üslubu susarak onaylayanların ve alkışlayanların maskesinin düştüğü günlerdir.

Sinelerinde pinhan tuttukları öfkelerin esiri olan genetik kodları bozuk ve fidanlığa bağlı bazı isimlerin Allah diyen bir topluluğun yok edilmek istendiği bu süreçte yularlarını tutan efendilerine yaptıkları hizmet tartışılmaz.

Nitekim bu süreçte ilk gençlik yıllarından daha da doğrusu Milli Mücadele günlerinden bugüne kendisine verilen görevleri yapan AT’ın gerçek yüzü ortaya çıkmıştır. Çünkü mesele Erenköy’de servet yapan dostların ve akrabalarının hatırının çok ötesinde karanlık ve derindir. Bütün savruluşların arka planında yıllardır emrinde olduğu yapının elline tutuşturduğu dosyalar ve verdiği görev vardır.

Külahta kura çekenlerin samimiyetini kokuşmuş ve gorilleşmiş zihin dünyaları ile tartmaya çalışan kadroların dağıttığı makamlara tav olanların peşinden gidenlerin sonu ibretliktir. Bir çok gönül insanı -çok değil- az bir yıl sonra o günler ne günlerdi Yarabbi birkaç ayda ne hakikatler göstermişsin, meğer biz ne yılanlar beslemişiz koynumuzda diyecek ve Yunus’un :“Hoştur bana senden gelen/Ya hilat-ü yahut kefen/Ya taze gül, yahut diken/Kahrında hoş lütfün da hoş” mısrasını zamana fısıldayacaklardır.

Kamu gücünü elinde bulunduran kadronun zihnini millete hizmet yerine millete tuzak ve hile ile meşgul ettiği ortadadır. Çünkü Demirci Nurettin’in oğlundan fetvası alınan kirli işlerin yaydığı kokunun üstünün örtülmesi için dikkatlerin dağıtılması ve tepkilerin farklı bir noktaya çekilmesi gerekir.

Fakat her şeyi hesaba katanlar her şeyin sahibinin tokadını hesabı hesaba katmamakta kararlıdırlar. “Ben, ben” cümlesiyle şişirilen ene’lerin nasıl bir ibretlik öyküye konu olacağı hiç düşünmezler. Lakin bazı akıbetlerin yankısının ve ibretinin asırları aşan bir tarafı vardır.

Tarihin, dedesinin çaldığı elma ile dişi kamaşan çocukların öyküsünü yazdığı gibi dedesinin çaldığı elmaları kusan -ve kusacak olan- torunların da öyküsünü de yazmakta çok mahir olduğu görülecektir.

Ve yazacaktır da.

Bizim düşünce dünyamızda alınırsa eğer ibretlik öykü çoktur.

Nitekim fil yavrularını yiyen adamların hikâyesi de zamanı ve mekânı aşar. Anlayana ibret olur.

Akıllı ve bilgili kişi bir gün dostlarından iki üç kişinin uzak bir diyardan geldiklerini aç ve çıplak perişan bir halde olduklarını görerek, onlara acıdı ve nasihat etti. “Biliyorum son derece aç ve çok perişan bir haldesiniz. Çektiğiniz açlık belasından dolayı Kerbela çölüne düşmüş gibisiniz. Fakat beni çok iyi dinlemenizi istiyorum. Şimdi bundan sonra gideceğiniz yolda filler var. Onlara rastlayınca; son derece semiz ve güçsüz olan fil yavrularını avlamak istersiniz. Bu size çok kolay ve cazip gelir. Fakat unutmayın ki anneleri pusuda onları beklemektedir. Yavrusu kaybolunca kilometrelerce yol yürüyerek yavrusunu arar ve durmadan ağlayıp inler. Sakın ola ki fil yavrularını avlayıp yemeyin, açlıktan ölseniz de bunu yapmayın çünkü nereye giderseniz gidin ana, fil yavrusunun kokusunu takip ederek sizi bulur.” Dedi.

Sonra şöyle devam etti : “Eğer bu öğüdümü tutarsanız başınızı beladan kurtarmış olursunuz. Otlara, yapraklara, yabani meyvelere razı olun sakın nefsinize uyup fil yavrularına temah etmeyin, onları avlamayın. Haydi size uğurlar olsun, selametle gidin…” Bu yolcular yollarına devam ederlerken, yiyecekleri bitti kıtlığa düştüler, dayanılmaz halde acıktılar. Tam bu sırada, yeni doğmuş semiz nazik, iştah açıcı bir fil yavrusu gördüler. Adeta aç kurtlar gibi fil yavrusunun başına üşüşerek, onu kesip yemek istediler. Onlardan biri kendilerine söylenenleri onlara hatırlattı. Fakat kimseye dinletemedi. Arkadaşları fil yavrusunu kestikten sonra güzelce kebap edip yediler. Ona da ikram edip : “Bırak bu boş sözleri de gel karnını doyur, bak ne kadar nefis et.” dediler. Fakat bütün bu ısrarlara rağmen o akıllı kişi fil yavrusunun etinden yemedi. Karınlarını fil yavrusunun etiyle tıka basa doyuranlar biraz sonra yatıp derin bir uykuya vardılar. Fil yavrusunun etinden yemeyen ise açlıktan uyuyamadı, dolaşıp duruyordu. Aradan bir müddet geçtikten sonra kızgın bir fil çıkıp geldi önce o uyanık adamın yanına gelip korkudan titreyen, ecel terleri döken adamın ağzını üç kere kokladı, fakat yavrusunun kokusunu alamadı. Adamın etrafından birkaç kere kızgın kızgın dolaşıp durduktan sonra adama dokunmadan çekip gitti. Uyuyanların yanına varıp ağızlarını kokladı. Kimden yavrusunun etinin kokusunu aldıysa onu havaya kaldırarak yere vurup parçaladı.”Adamların akıbetleri acıklı, sonları çok ibretlik oldu.

Fil yavrularını güçsüz ama etli olurlar. Tıpkı yöneticiye emanet edilen yetimin hakkı gibi… Yetim hakkı sahipsiz olduğu için yemesi zahmetsiz tadı ise lezzetli olur.

TBMM kürsünde rüşveti bağıra bağıra aklamaya çalışanlar ve onları Acem Rospilerinin tadına kanarak alkışlayanlar için bu ibretlik öykünün üzerine söylenecek söz yoktur.

Nitekim MGK’da dini bir gurubun nasıl yok edileceğinin gündem yapılması karşısında susan dini cemaatlerin durumuna uygun bir cümle ararken kardeşleri tarafından ittifakla kuyuya atılan Hz. Yusuf’un Kuran-ı Kerimde geçen kıssasını anımsayanlar zamanın ve mekânın hiç önemi olmadığını bir kere daha anlıyor ve biliyorlar ki kuyudan sultan çıkmıştır. Dini bir cemaati yok etme sevdasına düşerek Mephisto ile işbirliği yapanların gayretleri hayretle ve şaşkınlıkla izliyorum.

Bu günlerde gündemin büyüsüne kapılarak yazı tura atanlar, cemaat mi iktidar mı kim kazanacak acaba düşüncesi ile mevzi kazanlar bilmelidir ki dün “Malazgirt Ovasında kılıçlarının havada çizdiği kavisten ve çıkardığı kıvılcımlardan habersiz  kılıç sallayan yiğitlere mana aleminde verilen görev ne ise bu günde “külahtan kura çekerek” hiç tereddüt etmeden yollara düşenlere verilen görev odur.

Nasıl Malazgirt Ovasında ki yiğitler kaybetmedi ise cemaatte kaybetmeyecektir.

Ve nasıl ki “Malazgirt Ovası’nda dövüşen yiğitler, kılıçlarının havada çizdiği kavisin, bütün ufku dolduran nal şakırtılarının Sinan’ın, Hayrettin’in, Itrî’nin, Dede’nin dünyalarına gebe olduğundan habersizdilerse çeyrek asır önce “külahtan kura çekerek” yola çıkanlarda insanlığın istikbali adına büyük bir anıt diktiklerinden habersizlerdi.

Yaşanan gelişmelere kaşısın da umutsuzluğa düşerek kötü sözlü kişilerin zaferlerine ve bahtlarının yaver gitmesinin görüntüsüne aldanmamak gerekir. Mevlana bizi bu noktada uyarır ve der ki: “Kötü yaratılışlı kişi Allah ‘a yalvaramasın diye Allah ona dert keder vermez. Unutma, Firavun ‘un başı bir kez bile ağrımadı.”Ateşin ve cehennemin babası olarak anılan Kureyş eşrafından Ebû Leheb’in akıbetini bir kere daha anlatmaya gerek var mı bilmiyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

 

 

 


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 505 takipçiye katılın